welat's profile(KÜRDO) welat_12PhotosListsGuestbookMore ![]() | Help |
(KÜRDO) welat_12 |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
YORUMLARINIZ KİŞİLİĞİNİZİ GÖSTERMEKTEDİR.'''''KİŞİLİĞİMİ DEĞİL
¦(¯`´•.¸(¯`´•.¸ ________?¦?_________ ¸.•´´¯)¸.•´´¯)¦ YASAKLI DİLİMSİN ÜLKEMDEYASAKLI DİLİMSİN ÜLKEMDE
sen KÜRT halkının çıglıkları gibi sessiz AHMET KAYA nın şarkıları gibi cesur
DENİZ GEZMİŞ kadar mert YILMAZ GÜNEY in suskunlugu kadar asilsin hevalemın Kış güneşine, kadının göz yaşına devlet büyüklerinin iltifatlarına güvenme
Bingöl Çobanları
Daha deniz görmemiş bir çoban çocuğuyum.
Bu dağların eskiden aşinasıdır soyum. Bekçileri gibiyiz ebenced buraların, Bu tenha derelerin, bu vahşi kayaların Görmediği gün yoktur sürü peşinde bizi Her gün aynı pınardan doldurup testimizi Kırlara açılırız çıngıraklarımızla. Okuma yok, yazma yok, bilmeyiz eski yeni, Kuzular bize söyler yılların geçtiğini, Arzu, başlarımızdan yıldızlar gibi yüksek; Önümüzde bir sürü, yanımızda bir köpek, Dolaştırıp dururuz aynı daüssılayı. Anam bir yaz gecesi doğurmuş beni burda, Bu çamlıkta söylemiş son sözlerini babam; Şu karşıki bayırda verdim kuzuyu kurda, "Suna"mın başka köye gelin gittiği akşam, Gün biter, sürü yatar ve sararan bir ayla, Çoban hicranlarını basar bağrına yayla. Kuru bir yaprak gibi kalbini eline al, Diye hıçkırır kaval: Bir çoban parçasısın, olmasan bile koyun, Daima eğeceksin başkalarına boyun; Hülyana karışmasın ne şehir, ne de çarşı, Yamaçlarda her akşam batan güneşe karşı Uçan kuşları düşün, geçen kervanları an, Madem ki kara bahtın adını koydu çoban! Nasıl yaşadığından, ne içip yediğinden, Çıngırak seslerinin dağlara dediğinden Anlattı uzun uzun. Şehrin uğultusundan usanmış ruhumuzun Nadir duyabildiği taze bir heyecanla, Karıştım o gün bugün bu zavallı çobanla Bingöl yaylalarının mavi dumanlarına, Gönlümü yayla yaptım Bingöl çobanlarına. Kemalettin KAMU TÜRKİYE'NİN YÜZDE 20'Sİ KÜRT
Em kurdin
Elbette Kürtçenin asıl konuşulduğu yer Kürtlerin kendi ülkesidir. Bu ülke de bugün Türkiye'de ağza alınması yasak olan Kürdistan'dır. Değişik tarihlerde Kürtlerin yaşadığı bu ülke başka adlarla da adlandırılmıştır. Örneğin ünlü Türk yazarı Kaşgarlı Mahmut'un 1074'te yaptığı haritada Kürtlerin ülkesi Arapça olarak "Erdu'l-Ekrad" diye kaydedilmiştir ki bu "Kürtlerin Memleketi" anlamına gelir. Fakat en azından Selçuklular ve Osmanlılar döneminde Kürtlerin ülkesi için Kürdistan adının kullanıldığını biliyoruz. Kürtçe, Kürdistan'ın dışında da özellikle yukarıda adı geçen devlet sınırları içindeki değişik bölgelerde konuşulmaktadır. Örneğin İran'da Horasan ve Tahran'da; Sovyetler Birliği'nde Ermenistan, Kırgızistan, Kazakistan ve Türkmenistan'da; Türkiye'de Ankara, Konya, İstanbul, Adana ve İzmir'de; Irak'ta Bağdat'ta; Suriye'de şam'da azıms*****yacak miktarda Kürtçe konuşan nufus vardır. Bugün bu kadar geniş bir alanda konuşulan ve Hint-Avrupa dilleri ailesinin İran-Aryen dalının kuzeybatı grubuna mensup olan Kürtçenin kökeni, bazı araştırmacılara göre Zerduştun kutsal kitabı olan Avesta'da kullanılan dile ve Medce'ye kadar uzanır. Bugünkü Kürtçenin kendi içinde değişik lehçeleri vardır. LEHÇELERİMİZ Kürtçenin başlıca lehçeleri şunlardır: 1) Kuzey Kürtçesi veya Kurmanci lehçesi: Türkiye sınırları içindeki Kürtlerin büyük bir bölümü ile Suriye, Lübnan ve Sovyetler Birliğindeki Kürtlerin tümü, Irak ve İran Kürtlerinin ise bir bölümü tarafından bu lehçe konuşulur. Kurmanci lehçesi yeryüzundeki Kürtlerin çoğunluğunca konuşulan bir lehçedir. 2) Merkezi Kürdistan'da konuşulan Kırmanci lehçesi: Bu lehçeye zaman zaman Güney Kürtçesi (Kırmancî Xwarû) veya yanlış olarak "Sorani" de denir (biz bu yazımızda ifade kolaylığı açısından bu lehçeye Güney Kürtçesi diyeceğiz). Bu lehçe Irak ve İran'daki Kürtlerin çoğunluğunca konuşulur. 3) Kırdki, Zazaki veya Dımıli (Dımılki) adlarıyla bilinen lehçe: Bu lehçe Türkiye sınırları içinde kalan Kürtlerin bir bölümünce konuşulur. En çok konuşulduğu yer, Dersim, Çewlig, Xarpêt, Dıyarbekır, Ezırgan illeri ile Sêwreg, Gumgum (Kela), Motki gibi ilçelerdir. Bu lehçenin en çok konuşulan iki şivesi, Dersim şivesi ile bizim Çewlîg-Dîyarbekır-Sêwreg şivesi diye adlandırdığımız şivesidir. 4) Gorani lehçesi: Hewrami lehçesi olarak da adlandırılan bu lehçe Kırdki (Zazaki, Dımılki) lehçesine yakın bir lehçe olup Irak ve İran Kürdistanı'nda az sayıda Kürt tarafından konuşulur. 5) Güney Kürdistan'da konuşulan diğer Kürt lehçeleri grubu: Bu grubun Kermanşahi, Lekki, Lürri, Sencabi, Kelhuri gibi değişik adlarla anılan kolları vardır ki bunlar İran ve Irak sınırları içinde bulunan Kürtlerin bir bölümünce konuşulur (1). ALFABE Tarih boyunca Kürtçe değişik alfabelerle yazılmıştır. Örneğin Yezidilerin Kutsal kitaplarından Kıtêbê Cılwe'nin Arap alfabesi gibi sağdan sola yazılan farklı ve özgün bir alfabeyle yazılmış bir nüshası 1911'de Viyana'da yayınlanmıştır. Yine bazı komşu halkların, örneğin Süryani (Asuri) ve Ermenilerin de geçmişte kendi alfabeleriyle yani Ermeni ve Süryani alfabeleriyle yazdıkları Kürtçe birçok kitap mevcuttur. İslamiyetin Kürtlere zorla benimsetilmesinden sonra ise diğer birçok Müslüman topluluk gibi Kürtler de Arap alfabesini kullanmaya başladılar. Bu durum yaklaşık olarak l930'lara dek devam etti. Sovyetler Birliği sınırları içindeki Kürtler, önce bir dönem Latin harflerini temel alan bir alfabe, daha sonra ise bugün Sovyetler Birliğinde kullanılan Kiril harflerini temel alan bir alfabe kullanmaya başladılar. Sovyetler Birliği'ndeki Kürtler bugün de Kiril harflerine dayanan bu alfabeyi kullanmaktadırlar. Irak ve İran Kürtleri ise günümüzde Arap harflerini temel alan ve Kürtçeye uyarlanmış olan bir alfabe kullanmaktadırlar. T.C. DÖNEMİNDE KÜRTLERİN ÜMMİLEŞTİRİLMESİ VE ALFABE SORUNU Osmanlılar döneminde Türkler gibi Kürtler de Arap alfabesini kullanıyorlardı. Fakat T. C.'nin kuruluşundan birkaç yıl sonra resmi olarak Latin harfleri benimsenince, zaten az olan okuma yazma oranı bir anda sıfıra düştü. Devletin uyguladığı eğitim politikasıyla zamanla Türkiye genelinde Türkçe okuma yazma oranı arttıysa da Latin harflerinin benimsenmesiyle Türkiye'de Kürtler ve dilleri yasaklanan azınlıklar açısından çok ilginç bir durum ortaya çıktı. Kürtçe'nin okunup yazılması despotça bir tutumla ve gayri insani yasalarla yasaklandığı için yukarıda belrittiğimiz gibi bir anda sıfıra düşen Kürtçe okuma yazma oranında daha sonraki yıllarda da değişme olmadı. Bunun tek istisnası Kürdistandaki medreselerde Kürt diliyle geleneksel dinsel eğitim gören "feqî"ve "melle"ler idi. Bunlar, Arap alfabesini bildikleri için bu alfabeyle yazılmış olan eski Kürtçe kitapları okuma olanağını korudular. Bunların dışında T. C. döneminin Kürt kuşakları yüzlerce yıllık bir birikimin ifadesi olan yazılı Kürt ürünlerini okuma olanaklarını yitirdiler. Geçmiş kuşaklarla yeni kuşaklar arasındaki kültürel köprüler bu anlamda yıkıldı. Çünkü artık Kürtçe okumak ve yazmak yasaktı. Yasakları göze alsalar bile yeni kuşaklar Arap alfabesini bilmedikleri için eskiden yazılmış olan bir Mem û Zîn'i, bir Melayê Cizîrî'yi, bir Hezanlı Ehmedê Xasî'yi artık okuyamıyorlardı. Hatta Kürtçe konuşmak bile bir ara yasaklanarak konuşanlar para cezası vermeye mecbur edildi. İşte devlet o günden bugüne Türkiye'deki Kürtleri ümmi bir durumda tutmaya çalışıyor, bunun için ne gerekiyorsa yapıyor. Osmanlı sultanlarının bile düşünmediği bu barbarca uygulama sayesinde genel olarak Türkiye'de Kürtler bugün ümmidir. Kürt kökenli aydınlar, yazarlar, profesörler bile artık bugün anadillerinde bir mektup yazamıyacak durumdadırlar. Verin ellerine Kürtçe bir kitap, okuyamıyacaklardır. Kürt olan bir Yaşar Kemal, bir Ahmet Arif, bir Selahattin Hilav bile muhtemelen böyledir bugün. Yani Türkiyedeki Kürt kökenli aydınlar, anne ve babalarının dili olan Kürtçeyle yazılmış bir hikaye kitabını bile okuyamayacak, anadillerinde bir mektup bile yazamıyacak kadar nevi şahsına münhasır aydınlardır. T. C. yöneticileri bu çağdışı ve iğrenç zorbalığa karşı çıkan insanlarımızı hapislere tıkıp işkenceden geçirerek bu politikalarını bugüne dek sürdürdüler. Bir alfabe yazdı diye insanlar hapislere tıkıldı, Kürtçe bir mektup yazdı diye öğrenciler okullardan atıldı, Kürtçe bir dergi ya da gazete çıkarmak istediği için aydınlara onlarca yıllık hapis cezaları reva görüldü. Ama bütün bunlara rağmen direnen ve bir çaba içinde olan insanlarımızın sonu gelmedi. T.C. kurulduğu yıllarda yurt dışına çıkmak zorunda bırakılan bazı Kürt aydınları Suriye ve Lübnan'a gitmiş, orada özellikle Kürt dili ve kültürü üzerine yoğun çalışmalara başlamışlardı. Aralarında Celadet ve Kamuran Bedirxan kardeşlerin de bulunduğu bu aydınlar, Latin harflerini temel alan Kürt alfabesiyle 1932'de şam'da Hawar dergisini çıkarmaya başladılar. Bunu 1942'de çıkan Ronahi (Aydınlık) dergisi ile 1943'te çıkan Roja Nû (Yeni Gün) gazetesi, onun eki biçiminde çıkan Stêr (Yıldız) gazetesi ve birçok Kürtçe kitabın yayınlanması izledi. Hawar dergisinin Latin harflerini temel alan bir alfabeyle çıkışı, özellikle Kurmanci lehçesi açısından bir dönüm noktası sayılır. Çünkü Hawar'ın çıkışından itibaren Suriye Kürtleri de bu alfabeyi kullanmaya başladılar. Nihayet aynı alfabe geç de olsa Kuzey Kürdistanda da tanınıp benimsenmeye başladı. Suriye ve Kuzey Kürdıstan'da yaşayan Kürtler bugün Hawar'da kullanıldığını belirttiğimiz Latin harflerini temel alan alfabeyi kullanmaktadırlar. Osmanlıların son döneminde örneğin 1908'den 1920'de kadarki 12 yıllık süre içinde sadece İstanbul'da on kadar Kürtçe dergi ve gazete ile bir o kadar da kitap yayınlandığı halde yukarıda sözünü ettiğimiz baskı politikası nedeniyle Cumhuriyet döneminin ilk kırk yılı boyunca yani 1960'a dek bir iki kıpırdanma sayılmazsa denilebilir ki Kürtçe yayınlar çıkamaz oldu. Fakat yukarıda da değindiğimiz gibi özellikle 1960'tan sonra bazı insanlarımız bu barbarlığa karşı herşeyi göze alarak Kürtçe bazı dergi, gazete ve kitaplar yayınlamak suretiyle bu sessizliği bozdular. Dicle-Fırat gazetesi (1962), Deng (Ses) dergisi (1963), Roja Newe (Yeni Gün) gazetesi (1963) ve Yeni Akış dergisi (1966) ile Kemal Badıllı'nın Kürtçe Grameri (1965), Musa Anter'in Kürtçe-Türkçe Sözlük'ü (1967) ve M. Enin Bozarslan'ın Kürtçe Alfabe'si (1968) gibi kitaplar bu dönemde çıkan yayınlara örnek verilebilir. 1975-1980 döneminde ise hem Kürtçe dergi ve gazetelerde hem de Kürtçe kitapların yayınlanmasında gözle görülür bir artış oldu. Bu gelişme, 1980 askeri darbesiyle yeniden bir durgunluk dönemine girdi. Bugün ise bu durgunluğun aşılması doğrultusunda sevindirici ve ümit verici bir çaba sarfedildiği görülmektedir. Türkiye'de Latin harflerinin kabulünün ardından Kürtler ve özellikle Müslüman azınlıkların anadillerinde ümmileştirilmeleri politikası ve devlet zoruna dayanan bu politikanın yaptığı tahribatlar, kültür tarihi açışından uzun uzadıya araştırılıp teşhir edilmelidir. Bu konuda ne yazık ki buğüne dek ciddi bir çalışma yapılmamıştır. Böylesi çalışmalar, Kürt olsun Türk olsun demokrat ve ilerici aydınların önünde duran görevler arasındadır. JI BO TE EY HEWAL EZ BIMRIYAMA EZ BIMRIYAMA MIN VA ROJANA NEDYANA SEROKE ME DEST ROMAN DA EZ BIMRIYAMA MIN NEDIYANA DESTU ÇAVEN WU GIREDANE EZ BIMRIYAMA MIN NEDIYANA DARAN PELE QWE WEŞANDIN DAYKAN HESRIN QUN RIJANDIN KEÇU XORTAN XWE ŞEWITANDIN. MALIK LIME PIR WEŞANDIN. ŞİNU ŞİWAN KET MALEME JANEK GIRAN NAW DILEME DIJMIN KENİYA BE HALEME QEW NEKET VAN ÇAVENME Kürt kelimesi ülkemizde sanki bir nefreti temsil eder hale gelmiş. Yüzyıllarca birlikte yaşamış, aynı acıları paylaşmış insanlarımız birer düşman olmuş gibiler. Bana kalırsa bu ülke olarak bizim birliğimizi bozmak için her fırsatı değerlemdiren sözde dost ülkelerin bizim üzerimizde oynadıkları oyunlardan sadece birisi ve belkide en başarılı oldukları düzen. Sadece iki harfin yeri değişti diye iki ayrı toplum mu olduk? Paylaşamadığımız netdide bu kadar düşman kesildik birbirimize. Azıcık düşünsek bu düşmanlığın sözde ayrı iki topluma hiç bir yararının olmadığını açıkça görebiliriz. Kimlerin ekmeğine yağ sürüyoruz. Adı türk olan tüm devletlerin yıkılışına ve yok oluşuna bir bakın hepsinin sonunu buna benzer kavgalar getirmiş. Bizi dışardan yıkamayan devletler bizi bizimle yok etmişler. Hani hep deriz ya tarih tekerrüden ibarettir diye. Niye yine aynı oyuna geliyoruz ki? Gelin bu oyunu birlikte bozalım. Hep birlikte karşı duralım bizi bize kırdırmaya çalışanlara. İki harf değişikliğiyle bölünmeyeceğimizi gösterelim tüm dünyaya. Jiyana şeş saliyan, deh saliyan, donzdeh saliyan... EW EZIM Ne mingo diné, békesé
BI ZIMANE KÜRDİ ( KÜRTÇE ŞİİR LER) Bi Hevre, Dwînî kotra hêra bûm
QERBAŞAN:Kırmançça konuşurlar.Şafii mezhebindendirler.ADAKLI ilçesi;Kaynakdüzü(QEYNTER), Mercan, Doğankaya(Aznafer) Kırkpınar, Aktaş(Ağdaş), Ayvadüzü(Alakilise), Erler, Karlıova ilçesi;Yukarı Yağmurlu, Mollaşakir, Geçitli, Viramşehir, Kantarkaya, Yiğitler köylerinde otururlar.Bu aşiret Hınıs, Tekman, Çat ve Varto ilçelerinde de bulunurlar BENİM GÜZEL MEMLEKETİM
ADAKLI İLÇESİ HAKKINDA
04/07/1977 tarihinde 3292 sayılı yasa ile ilçe statüsüne getirilen Adaklı bu tarihten önce Kiğı ilçesine bağlı nahiye idi. İlçemize ilk insan topluluğu yerleşim tarihleri bilinmemekle birlikte Kiğı ilçesi yerleşimi ile birlikte M.Ö.3000 yıllarına uzanmaktadır. 1839 yılında Kiğı ilçesi ile birlikte Erzurum'a bağlı bir köy iken, 1926 yıllında Erzincan'a, 1939 yılında Bingöl'e bağlı nahiye oldu. 1988 yılında ilk kaymakam atandı, idari teşkilatlanma böylece başlamış oldu. 39 muhtarlıktan ibarettir.
Coğrafi yönden Doğu Anadolu bölgesi yukarı Fırat bölümünde Bingöl ilinin kuzeydoğu kesiminde yer almaktadır. Rakımı 1500 m.dir Yüzölçümü 841 km²'dir. Bölgenin büyük bölümü meşe ormanlarıyla kaplı engebeli bir arazi yapısına sahiptir. Adaklı ilçesi; Elazığ ili Karakoçan ilçesi Kiğı, Yedisu, Karlıova ve Bingöl merkez ilçe ile çevrilidir. İklimin kışın çok sert ve uzun sürmesi ilçenin ekonomik ve sosyal yaşantısını belirleyen en önemli faktörlerden biridir. Ekonomik değer oluşturabilecek büyüklükte akarsu olmakla birlikte çok sayıda küçük su kaynaklarına sahip olmasından dolayı zaman zaman toprak kayması, sel ve çığ afeti olmaktadır.1995 yılında Hasbağlar köyünde meydana gelen toprak kaymasında bir çok ev yıkılmış, köy arazisi önemli ölçüde tahribata uğramıştır.
Adaklı, 1987 yılında, Bingöl iline bağlı bir ilçe olarak kurulmuştur. Bu tarihten önce Kiğı ilçesine bağlı bir nahiye idi. Uzun süre Kiğı ilçesiyle birlikte Erzurum'a bağlı bir köy statüsünü sürdüren Adaklı, 1926 yılında Erzincan'a, 1936 yılında nahiye olarak Bingöl iline bağlanmıştır. İlçenin köyleri ile birlikte yüzölçümü 879 km²'dir. Bu da, il yüzölçümünün yüzde 10.82'sine tekabül etmektedir. İlçe merkezinin deniz seviyesinden yüksekliği 1500 metredir. İl merkezinden uzaklığı 66 kilometredir. İlçede ilçe belediyesi dışında belediye bulunmamaktadır. Belediye sınırları içindeki mahalle sayısı 5'tir. İlçenin 35 köyü ve bu köylere bağlı 75 mezrası bulunmaktadır. 1997 yılında Genel Nüfus Tespitine göre ilçe merkezinin nüfusu 4.604, köylerin nüfusu ise 6.825'tir. Km² başına 13 kişi düşmektedir. Nüfus İlçenin nüfusu 2000 genel nüfus sayımına göre 10856'dir. Bunun 3370'si ilçe merkezinde, 10856'i ise kasaba ve köylerde yaşamaktadır. İlçe bağlısı olarak merkez hariç olmak üzere ilçe merkezine bağlı; ? belde, ? köy ve ? mahalleden oluşmaktadır
Sen de Yanarsın
Aşka davet eder, derde salarsın Beni mecnun eder, seyre dalarsın Bu kadar da zulüm etme sevgili Yaktığın ateşte sen de yanarsın
Sevda üzerine oyun oynanmaz Seven gönüllerin ahı alınmaz Senin de yüreğin sanma ki yanmaz Yaktığın ateşte sen de yanarsın
Sanma güzelliğin yarına kalır Alaycı gülüşün mazide kalır Eziyet ettiğin bir KÜRT kalır Yaktığın ateşte sen de yanarsın
|
|
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
|